Yayınlanma: October 28, 2007
İş hayatımızda ‘stres’ her zaman olacak! Önemli olan gerilime neden olan faktörleri tanımlamak ve olumsuz etkiyi en aza indirecek önlemleri almak...
Uzmanlar, performans düşüren, sağlığa zarar veren, çalışan ilişkilerini bozan, depresyona yol açan ve daha ileri safhalarda iş kaybına neden olan “ofis stresi”ni uzun süreden beri bir hastalık olarak tanımlıyor. Kronik stres, iş yerindeki dış etkenlerden kaynaklandığı gibi kişinin kendi yarattığı unsurlar yüzünden de ortaya çıkabilir. Pek çok çalışanın, ofis stresinin uzun vadede ne derece tehlikeli olduğunun farkında olmaması ise kişi için en büyük dezavantajdır.
Stres, onu yaşayan insan sayısı kadar çeşitli bir olgu olmakla birlikte; pek çok araştırma sonucu, iş yerinde stres yaratan faktörlerin çoğunun ortak olduğunu söylüyor. Bunların başlıcaları; teknoloji ve hızın yarattığı baskı, yüksek işsizlik oranı nedeniyle gözden kolaylıkla çıkarılma endişesi, karar süreçlerine katılım sağlayamama, kötü yönetim ve işveren davranışları, ‘stresli değilsen iyi çalışmıyorsun’ sendromu, ‘sadece işini yap’ mantığıyla birleşen zayıf iş eğitimi ve ‘yaparken öğren’ şirket felsefesi, yoğun ve uzun çalışma saatleri...
Stres veya aşırı baskı, anksiyete bozukluklarına yol açabilir. Bu aşamada bireyin kontrolü ve stresle başa çıkma becerisi hayati önem kazanır. Hem fiziksel hem de ruhsal sağlığınızı korumak ve stresin hayatınızı ele geçirmesini önlemek için stres sinyallerini görmeli ve kontrolünüzden çıkmasına izin vermemelisiniz. Ama şunu da kabul etmeyiz ki, stres iş hayatımızda her zaman olacak! Önemli olan gerilime neden olan faktörleri doğru tanımlamak ve olumsuz etkiyi en aza indirmek.
STRESE GEÇİT YOK!
Stresle başa çıkmada ilk unsur, kişinin kendi kapasitesinin farkına varmasıdır. Kendinize gerçekçi hedefler koymanız çok önemli. Ulaşılamaz hedefler ve gerçekçi olmayan beklentiler stresin tetikleyen ön önemli etkenlerden arasındadır. Eğer size adil ve mantıklı davranılmıyorsa, kaldırabileceğinizden fazla iş yükleniyorsa bir karar verme aşamasına gelmişsiniz demektir. Artık ya B planını devreye sokun ya da “hayır” demeyi öğrenin... Beraber çalıştığınız insanlara ya da ailenize üzerinizdeki stresin çok fazla olduğunu söylemekten kaçınmayın. Çok fazla stresi kaldırabiliyor gibi görünmenizle, başarılı olmanız arasında bir bağlantı yoktur.
Stresi azaltmanın en iyi yollarından biri şirket içi destek grupları kurmak ve belli aralıklarla toplanıp benzer baskılar ve şikayetler üzerinde konuşmaktır. Ayrıca kişisel olarak yapabileceklerinizi atlamayın: Sağlığınıza özen gösterin, spor yapın ve düzenli beslenin. Egzersizler kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacaktır. Bir kez bile olsa gün içinde sizi rahatlatan, mutlu eden, güldüren bir şey yapmayı deneyin. Sevdiğiniz biriyle konuşmak, müzik dinlemek, meditasyon yapmak, kısa bir yürüyüşe çıkmak ya da eğlenceli bir kitap okumak gibi...
Unutmamanız gereken bir şey de, stresin bulaşıcı olduğudur. Bu nedenle siz siz olun, birlikte çalıştığınız insanların streslerini size bulaştırmalarına izin vermeyin. Dinleyin, paylaşın ama asla ‘kapılmayın!’.
Zaman zaman kendinizi sorgulamayı ihmal etmeyin ama bunu kendinizi ‘suçlamadan’ yapın. Hangi durumların, ne sebeple sizde böylesine stres yarattığını tespit edin. Bu analizi yaparken dürüst ve cesur olun. Eğer sorunları kendi kendinize çözümleyemediğinizi görürseniz bir uzmandan yardım alın. Çünkü kronik stresin kaynağı salt iş yerinizle ilgili faktörlere değil, çok derinlerde yatan nedenlere bağlı olabilir...
Devamı...
Yorumlara gözat (0)
Yayınlanma: October 28, 2007
Yüksek tansiyon, kalp krizi ve felce neden olan uyku apnesi eşleri yataklarını ayırmak hatta boşanmak zorunda dahi bırakabiliyor. Bu nedenle etkili bir şekilde tedavi edilmesi gerekiyor
İnsan sağlığını tehdit eden, uykuya hasret bırakan apne ve horlama hastalarının yaşam konforunu eski haline getirmek için ameliyat seçeneklerinden maskeye, implant tedavisinden radyofrekans uygulamalarına kadar bir çok alternatif tedavi bulunuyor.
Harvard Tıp Fakültesi’nin önde gelen uyku uzmanları Prof. Dr. Neil Battacharya, Prof. Dr. Lawrence Epstein, Prof. Dr. Jo Shapiro ile Acıbadem Hastanesi’nden Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Hasan Tanyeri ve Prof. Dr. Levent Erişen, horlama ve apne hastaları için 10 gerçeği özetledi.
1- Devamlı horlayanlarda apne olabilir
Sürekli horlayan kişilerde apne hastalığı saptanabilir. Ancak horlama çaresiz bir hastalık değildir. Tedavisinde küçük dil, damak ve sarkan yumuşak dokuların cerrahi olarak küçültülmesinin yanı sıra, implant, radyofrekans gibi seçenekler vardır. Muayene sırasında, horlayan kişinin eşinden alınacak öykü de tedavi seçeneğinin belirlenmesinde önemlidir. Yüzün anatomik yapısı da horlamayı artıran etkenlerdir.
2 - Alerji, panik atak, uyku ve kas gevşeticiler horlatır:
Doktor önerisi ve mutlak gereksinim olmadan alınan alerji, uyku ilaçları, bazı psikiyatrik ilaçlar ve kas gevşeticiler horlamaya yol açabilir. Ayrıca sigara ve alkolün de olumsuz etkisi vardır. Bu nedenle sözkonusu ilaçları mutlaka doktora sorarak almak gerekir. Alkol ve sigaradan uzak durmak etkili önlemlerdendir.
3 - Uyku apnesinde kullanılan CPAP maskesinin ayarları altı ayda bir yapılmalı
Apne sırasında belli sürelerle nefes durduğundan oksijen geçişi sağlanamaz ve hava yolu çöker. Bu nedenle apne hastalarının bazılarına CPAP denilen cihaz önerilir. Bu cihazın maskesi takılarak oksijenin vücuda girmesi sağlanır. Ancak hastaların otomatik olmayan CPAP cihazlarının basınç ayarlarını altı ayda bir yaptırmaları gerekiyor. Ayrıca hastanın bıyıklı olması, maskenin ağız ve buruna tam oturmasını engellediğinden kesilmesi daha doğru olur.
4 - Şişmansanız apneyle savaş zorlaşır
Fazla kilolar, vücutta yağlanmaya yol açtığı kadar dil kökü, yutak ve yumuşak damağın da yağlanmasına neden olur. Bu durum solunum yolunun daha kolay tıkanmasına yol açar. Şişmanlık, vücudun ihtiyaç duyduğu oksijen miktarının artmasına neden olur. Dolayısıyla zaten apne nedeniyle nefes borusundan oksijen girişi sorunu olan hastada sorun artar. Bu nedenle kilo vermek en iyi tedavi yöntemlerinden biri. Ancak genellikle diğer tedavi yöntemleriyle birlikte uygulanması gerekior. Çünkü kilo kaybı olmadan diğer tedavi yöntemlerinin de başarı şansı azalıyor.
5 - Ortopedik yastık sırt üstü yatınca etkili
Ortopedik yastık kullanımı sırt üstü yatınca horlayan, yan dönünce horlamayan hastalarda önleyici olabilir. Başın yükseltilmesi ise belden itibaren kademeli olarak yapıldığında fayda sağlayabilir.
6 - Burun spreylerini uzun süreli kullanmak zararlı
Burun spreyi sadece burun etinde sorun varsa kullanılabilir. Burun etini kısa sürede büzen ve burnu hemen açan spreyleri uzun süre kullanmak sakıncalıdır. Kortizon içerikli spreyler burun etlerini baskı altında tuttuğundan diğer spreylerin aksine uzun süreli kullanılabilir. Sadece burun etinde sorun olan hastalarda, ameliyat uygun bir seçenektir.
7 - Sporcuların kullandığı kanat mandalları çözüm değil
Sporcuların sportif faaliyetlerde burun kanatlarını açık tutmak için kullandıkları mandallar, nefesi açmada çoğu zaman yeterli olmaz.
8 - Apne ve horlamanın genetik kökeni var
Anne ve babada horlama, apne sorunu varsa çocukta da da olabilir. Kalın ve kısa boyunlu olmak, çenenin geride olması risk faktörlerindendir. Çocuklarda fiziksel ve zeka gelişimini olumsuz etkileyen apne ve horlama sorununa karşı en iyi çözüm bademcik ve geniz etinin alınmasıdır. Spor yapmak, şişmanlamamak da önlemler arasında yer alır.
9 - Maske takmadan yaşayamazsınız
Hastalar CPAP takmadan uyumanın çaresini istiyor. Cerrahi, maske, radyofrekans ve implant seçenekleri uygun hastalarda kullanılıyor. Bu seçenekler uygun hastalarda CPAP kullanımını ortadan kaldırıyor. Ancak bazı hastaların da doktorun önerisine uyarak ömür boyu maske takması gerekebiliyor. Hastalar sadece bir saate kadar olan basit şekerlemelerde maskesiz dolaşabilir.
10 - Asfalt delme makinesinin şiddetinde horlayan var
Horlama hem sosyal açıdan hem de tıbbi açıdan ciddi bir sorun. Rahatsız etmeyen, yatak arkadaşını rahatsız eden, tüm ev halkını rahatsız eden ve komşuları rahatsız eden olmak üzere 4 derecede horlama var. Bazen horlamanın şiddeti asfalt delme makinesinin yarattığı gürültünün seviyesine ulaşabiliyor. Bu nedenle uygun ve doğru tedavi şart.
Devamı...
Yorumlara gözat (0)
Yayınlanma: October 28, 2007
Yargıtay, doktorların, hafif dahi olsa bütün kusurlarından sorumlu olduklarını vurgulayarak, doktorun, hastasının zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu, tıbbi açıdan zamanında gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedavi yöntemini de gecikmeden belirleyip uygulamak zorunda olduğunu kaydetti.
Özel bir hastanede sezaryenle doğum yapan bir hastanın, beyin fonksiyonlarının durup komaya girmesi sonucu ölümü nedeniyle, hastanın ailesi, anestezi uzmanı doktor ve hastane hakkında tazminat davası açtı.
Yerel Mahkeme, davayı kısmen kabul ederek, davacılara çeşitli miktarlarda maddi ve manevi tazminat ödenmesine karar verdi.
Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, yerel mahkeme kararını davalılar yararına bozdu.
Daire, olayda davalı doktor ve hastanenin kusuru olup olmadığı belirlenip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle karar verilmesini kararına gerekçe gösterdi.
Dairenin kararında, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurlarının, hafif dahi olsa sorumluluğunun unsuru olarak kabul edilmesi gerektiğine işaret edildi.
“DOKTORUN SORUMLULUĞU...”
Doktorun, hastasının zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu, tıbbi açıdan zamanında gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedavi yöntemini de gecikmeden belirleyip uygulamak zorunda olduğu vurgulanan kararda, doktorun, asgari düzeyde dahi olsa, tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlü olduğu kaydedildi. Kararda, şöyle denildi:
“Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir tercih yaparken de hastasının ve hastalığının özelliklerini göz önünde tutmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı, en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de hasta, tedavisini üstlenen meslek mensubu doktorundan tedavisinin bütün aşamalarında mesleğin gerektirdiği titiz bir ihtimam ve dikkati göstermesini, beden ve ruh sağlığı ile ilgili tehlikelerden kendi sini bilgilendirmesini güven içinde beklemek hakkına sahiptir.
Gereken özeni göstermeyen vekil, ilgili kanun hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır.”
BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ YAPILMALI
Somut olayda, davalı doktor hakkında açılan ceza davasının 4616 sayılı Yasa gereğince ertelendiği anımsatılan kararda, mahkemece ceza davasında alınan Adli Tıp ve Yüksek Sağlık Şurası raporlarına dayanılarak sonuca gidildiği belirtildi. Kararda, davalılar tarafından bu raporlara itiraz edilmesine rağmen, mahkemece bu itirazlar üzerinde yeterince durulmadığı ifade edilerek, “Bu durumda, mahkemece davalıların ceza dosyasında alınan raporlara itirazları üzerinde durularak üniversiteden konusunda uzman, anestezi ve kadın doğum hastalıkları uzmanlarının da bulunduğu üç kişilik bilirkişi heyetinden açıklamalı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak, olayda davalı doktor ve hastanenin kusuru olup olmadığının belirlenmesi gerektiği vurgulandı.
Devamı...
Yorumlara gözat (0)
Yayınlanma: October 28, 2007
Masajın vücut üzerindeki direkt ve in direkt etkileri, vücut örtüsüne uygulanan manipülasyonların, yani ellerle verilen dokunma, bastırma, germe, esnetme ve titreştirme biçimindeki mekanik uyarıların tepkileridir. Tepki.deride, derialtı dokusuna, kaslarda ve damarları sinir ağında yerel oluşabileceği gibi; refleks yolla başka bölgelere, örneğin iç organlara da aktarılabilir. Vejetatif sinir sisteminin uyarılması da genel etki kompleksi kapsamındadır. Masajın etkileri, fiziksel, fizyolojik ve psikolojik etmenlerin bileşkesi olarak değerlendirilir. Deri üzerinden ellerle verilen basınç ve germe biçimindeki ritmik mekanik uyarılarla sıkıştırılan ve gerilerek esnetilen deri, deri altı dokuları ve kasların yapılarındaki sinir uçları (reseptörler) uyarılır. Ayrıca, dokuların yapılarındaki kan ve lenf damarları da bu fiziksel uyarılardan etkilenir; arteriyel, venöz, kapiller ve lenf dolaşım canlanır.
Vücut sistemleri üzerindeki etkiler şöyle derlenebilir.
1. Dolaşım Sistemi Üzerinde Etkiler
Klasik masajın kan ve lenf dolaşımı üzerine etkileri .deneysel ve klinik araştırmalarla kanıtlanmıştır. Vücut örtüsüne kalp yönünde uygulanan yeterli dozdaki öfloraj ve petrisajla, lenf ve venöz sistem uyarılarak dolaşımı aktive edilir (damarsal etki). Bölgedeki kan akımındaki canlanma aletsel olarak da gösterilebilir. Damarlardaki akışın canlanmasıyla. dokularda sıvı değişimi hızlanır, dokular daha bol besi maddesi ve oksijen alabilir, metabolizma artıkları bulundukları yerden daha çabuk uzaklaşabilir.
Damarların çevresinde bulunan otonom sinir ağının: uyarılmasıyla da damarlarda refleksif bir genişleme olur. Yani, kan akımındaki hızlanma salt yumuşak bir hortum içinde ki sıvının sıvazlanarak ilerletilmesi demek değildir!
2. Kas1ar Üzerine Etkiler
Çok kez sanıldığı gibi, masajla ne kas hacmi artırılabilir ne de kas güçlendirilebilir. Kasları kuvvetlendirmenin tek yolu, düzenli aktif çalışmalar, yani egzersizlerdir. Masaj; ancak kasların işlevsel yeteneklerini yeniden kazandırılmasında yardımcı olarak kasların güçlenmesine katkıda bulunabilir:
* Yorgun kas masajla, salt dinlenmeyle geçirilen süreye oranla çok daha çabuk dinlenip gevşeyebilir.
* Masaj yapılan kaslar; dolaşımların canlanmasıyla daha iyi beslendikleri için yaralanmalara karşı daha dirençlidirler; aşırı zorlanma daha iyi uyum sağlayabilirler.
* Kan akımının hızlanmasıyla süt asidi vb. metabolizma artıklarının oluşturdukları yerden taşınmalarıyla birikim önlenir; germe, esnetme ve titreştirme manipülasyonlarıyla hipertonik kaslar gevşetilip, esnetilebilir. Nitekim, klinik çalışmalarımızda hipertonik kasın, bireyden bireye değişmek üzere, 7-8 seans sonra el altında birden bire gevşediğini görüyoruz:
* Masaj, yetersiz harekette, yaralanmalarda ve felçlerde olası kas erimesini, atrofiyi önlemez, ama sertleşme,fibröz doku oluşumu ve kasılmalar bilinçli bir masajla engellenebilir. Kas ve eklemlerde değişik nedenlere bağlı hareket kısıtlamalarında egzersizlerden önce masaj uygulanırsa egzersizler daha kolay ve rahat yapılabilir.
3. Sinirler Üzerine Etkiler
Kopmuş bir sinirin masajla yeniden oluşturulması (rejenerasyonu) söz konusu değildir. Ancak, sinir ve çevre dokularının kan dolaşımının aktive edilmesi, metabolizmanın yükselmesiyle rejenerasyon hızlandırılabilir.
4. Dinlendirici, Gevşetici-Psikosedatif Etki
Genel masajda uyuklama, solunumun derinleşmesi; masajdan sonra yorgunluğun, bitkinliğin kaybolması, kişinin zindeleşmesi, masajın çevresel ve merkezi sinir sistemi üzerine olumlu etkisinin somut belirtisidir.Masajın en tipik psiko-sedatif etkisi, çocuklarda olsun, büyüklerde olsun okşama-sıvazlamadır.! Bu nedenle de masörün kişiliği yaklaşımı, sonucu büyük çapta etkiler.
5. İç .Organlar Üzerine Etkiler
Vücut örtüsünde belli bölgelerin değişik yöntemlerle uyarılmasıyla bazı iç organ hastalıklarına etkili olunabilmektedir. Nitekim mide ağrılarında, safra kesesi sancılarında, karında gaz oluşumlarında, sırtta belli bölgelerin ovulmasıyla rahatlama olduğu halk arasında bilinir (masajın uzak etkisi!} İç organların vücut örtüsünde refleksif yolla ilişkili bulunduğu alanların haritası bile çıkarılmıştır (Head Bölgeleri). "Bağ Dokusu Masajı" ve ''Ayaklarda Refleks Alanlarının Masajı" bu bölgelere uygulanmaktadır. Uzakdoğu kökenli Akupunktur; akupressur ve shiatsu ile de iç organlara etkili olma amaçlanmaktadır.
6. Ağrı Dindirici Etki
İnsanın, ağrıyan acıyan yerini içgüdüyle ovuşturması, masajın tipik ağrı giderici etkisidir. Uzun bir yürüyüş sonunda ya da zorlu bir işten sonra ağrıyan bacak ve kol kaslarının ovulması ya da ovdurulmasının anlamı da budur. Yara1anmanın olmadığı salt gerginlik ve kasılmaya, spazma bağlı kas ağrılarında neden, kasılan kas içindeki damarların sıkışarak daralmasıyla kasın yeteri kadar oksijen alamamasıdır. Bu gelişme tıpta ağrı kısır döngüsü olarak bilinir. Bu kısır döngüyü kırmak, kasa gerekli oksijeni gönderebilmek için spazmın kaldırılması, kan dolaşımının düzenlenmesi gerekir. Masajla hem spazm çözülebildiği, hem de kan dolaşımı artırılabildiği için ağrı geriler.
Ayrıca, ağrı duygusunu indirgeyen ağrı eşiğini yükselten maddelerin (endorfin vb.) salgılanmasını bilinçli ve düzenli masajla artırıcı fizyolojik bilgi ve teknik eğitim gereklidir. Bu da ancak özel masaj okullarıyla sağlanabilir. Ülkemizde maalesef bir tek özgün masaj okulu yoktur. Türkiye sınırları içindeki tüm masörlerin ve masözlerin neyi ne kadar bildiklerini, ne yaptıklarını ehliyetlerini, Sağlık Bakanlığı dahil kimse bilmez!
Hazırlayan : Dr. Necdet Tuna
Kaynak: http://saglik.tr.net/genel_saglik_masaj_etki.shtmlDevamı...
Yorumlara gözat (0)
Yayınlanma: October 28, 2007
Sınav stresi birçok yeme davranış bozukluğunu beraberinde getirebiliyor. Stres ile gelişen yeme davranış bozukluğu beraberinde kilo kayıpları, aşırı kilo alma, mide bulantısı, kabızlık, baş dönmeleri gibi birçok sağlık problemine sebep olabiliyor.
İSTANBUL - Bu dönemde doğru, yeterli ve dengeli bir beslenme programı uygulanırsa hem sağlık problemlerinden korunma, hem de doğru besin seçimi ile başarıyı artırmak mümkün. Peki sınav öncesi, sınav sabahında ve sırasında hangi besinleri ne miktarda yemek gerekiyor? Memorial Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Diyetisyen Seçil Kenar, sınav döneminde doğru beslenmenin püf noktalarını anlattı.
BAŞARI İÇİN DOĞRU BESLENİN
Sınava hazırlananların zaman bulamama ya da alışkanlık olmadığından günün en önemli öğünü olan sabah kahvaltısını atladığını söyleyen Diyetisyen Seçil Kenar, beynin kan şekeriyle çalıştığını söylüyor. “Sabah kalktığımızda kan şekerimiz düşüktür. Ayrıca yapılan araştırmalarda, sabah kahvaltı eden kişilerin başarı oranlarının ve dikkat düzeylerinin yüksek olduğu görülmüştür. Bu yüzden mutlaka güne; süt, kepekli ekmek, peynir, yumurta, pekmez, yulaf ezmesi gibi besleyici değeri yüksek gıdalarla kahvaltı ederek başlamak gerekir.” KAN ŞEKERİNİ DENGELEYEN BESİNLER Kan şekerinin düşmemesi ve bir sonraki öğünde fazla besin alınmaması için mutlaka ara öğünler yapılması gerektiğinin altını çizen Kenar, “Ara öğünler basit şeker içeren, kan şekerinin hızla yükselip, düşmesine sebep olan tatlı, çikolata, hazır meyve suları yerine kan şekerini yavaş yükselten ve düşük kalori içeren meyve, yoğurt, küçük kepekli sandviç, ayran gibi gıdalardan oluşması doğrudur. Hiçbir öğün atlanmamalı ve öğünlerde dengeli beslenilmelidir. Yağsız et, yoğurt, salata, sebze yemeği ve kepekli ekmekten oluşan öğünler dengelidir. Başarının arttırılması için tatlı, çikolata gibi şekerli besinlerin yüksek miktarda tüketimi hatalıdır. Kan şekerini hızla yükseltmeyen meyve, kepek ekmek, pilav, kepekli makarna, bulgur, yulaf gibi şeker kaynaklarının tüketilmesini öneriyorum.” İÇECEKLERE DE DİKKAT EDİLMELİR Özellikle bu dönemde çok fazla çay, kahve ve kola içmek kalp çarpıntısına, huzursuzluğa, geç saatlerde de uykusuzluğa, korku ve endişeye neden olur. Kolalı içeceklerde bol miktarda kafein içerir. Bunların yerine C vitamini içeriği yüksek kuşburnu, papatya, adaçayı gibi bitki çayları tüketmek daha doğrudur. Özellikle rezene gibi sakinleştirici etkisi olan çayların her gün tüketimi de stresin azaltılmasında etkendir. BOL ANTİOKSİDAN TÜKETİN Stresin azaltılması açısından besinlerde bulunan antioksidanların tüketilmesini öneren Kenar, “Balık, ceviz, fındıkta bol miktarda bulunan Omega-3 yağ asitleri antioksidandır. Haftada 2 kez balık, haftada 2-3 kez 5-6 fındık ve ceviz tüketimi ile karşılanabilir. Yeşil biber, maydanoz, çilek, ıspanak, karnabahar gibi meyve ve sebzelerde bol miktarda bulunan C vitamini de antioksidandır. Günde 6-7 porsiyon meyve ve sebze tüketmek gerekir’ diyor. Strese karşı etkin olan yumurta, süt, ıspanak, havuç, kayısı gibi besinlerde bulunun A vitamini, tahin, kurubaklagil, fındık ve badem gibi yağlı tohumlarda bol miktarda bulunan E vitaminin tüketilmesi sınav döneminde stresin azaltılmasında etkili olan diğer besin maddeleri. UYKU VE EGZERSİZ DE ÖNEMLİ Beyin fonksiyonlarında görev alan aynı zamanda bir antioksidan olan çinko da süt ve türevlerinde, tavuk, yumurta, balık, yağlı tohumlarda bulunur ve düzenli tüketilmesi gerekiyor. Bunun yanında beyin fonksiyon işlevleri ve sinir sisteminde görev alan B grubu vitaminlerinin de bu dönem de düzenli tüketilmesini tavsiye eden Kenar, “B vitaminleri ette, balıkta, kepek çavdar ürünlerinde ve koyu yeşil sebzelerde bulunur. Ayrıca anti-stres özelliğine sahip kepek, çavdar, baklagiller, ayçiçeği çekirdeğinde bulunan magnezyum da unutmamalı” diyor ve stresin azaltılmasında düzenli uyku saatleri ile düzenli egzersiz programlarının da büyük önem taşıdığının altını çiziyor. Sınav öncesi, sabahı ve sırasında beslenme önerileri
Sınavdan bir gün önce şimdiye kadar yemediğiniz besini ilk defa o gün tüketmeyi denemeyin
Mümkünse dışarıda yemek yemeyiniz, evde daha önce yediğiniz yemekleri tercih edin
Kan şekerinizin ayarlanması ve başarı oranınızın artması açısından tatlı, çikolata hazır meyve suyu gibi gıdalar yerine kan şekerinizi yavaş yükselten meyve, kepekli ekmek, süt ve ürünleri gibi gıdaları tercih edin
Bir gün öncesinde çok yağlı, ağır gıdalar yerine protein, karbonhidrat, yağ dengeli hafif gıdalar tercih edin
Huzursuzluk, kalp çarpıntısı ve uykusuzluk gibi sağlık problemlerine yol açtığı için çay, kahve, kola yerine bitki çaylarını tercih edin
Sabah kalktığınızda süt, yumurta, peynir, kepek ekmek, yulaf ezmesi gibi kan şekerinizi hızla yükseltip düşürmeyecek dengeli bir sabah kahvaltısı edin.
Kaynak: NTVMSNBC
Devamı...
Yorumlara gözat (0)
Yayınlanma: October 28, 2007
Dünyanın en büyük 4 'fast food' restoranındaki yiyeceklerin çoğunun, 'neredeyse deniz kadar tuzlu olduğu' öne sürüldü
İngiltere'deki "Consensus Action on Salt and Health" (CASH-Tuz ve sağlık konusunda mutabakat hareketi) inisiyatifi tarafından yapılan ve dün yayımlanan araştırmada, Pizza Hut, Kentucky Fried Chicken (KFC), McDonald's ve Burger King'in yemeklerinde aşırı tuz kullandığı kaydedildi.
Söz konusu 4 restoranda satılan 346 yiyecek ve içeceğin incelendiği araştırmada, "en sorumsuz davranan" restoranın Pizza Hut olduğu ve buradaki bir öğünlük yiyeceğin içerdiği tuz miktarının, yetişkinler için tavsiye edilen günlük tuz miktarını 2 kattan fazla aştığı belirtildi. Yetişkinlerin günde 6 gramdan, 6 yaşından küçüklerin ise 3 gramdan fazla tuz almamasını öneren uzmanlar, bu firmaların yemeklerinde aşırı tuz kullanmalarını, özellikle küçük çocukları cezbederek satışlarını artırma isteklerine bağladı.
Tuzun ciddi anlamda bağımlılık yaratan bir madde olduğuna dikkat çeken uzmanlar, "aşırı tuzlu yiyeceklerin dildeki tuz tadını algılayan reseptörlerin çalışmasını engellediğini ve böylece tuzlu yiyeceklere olan isteği artırdığını" belirtti. Uzmanlar özellikle çocuklukta alınan yüksek seviyede tuzun, ilerleyen yaşlarda tansiyon ve kalp krizi riskini önemli ölçüde artırdığını hatırlattı.
Devamı...
Yorumlara gözat (0)
Yayınlanma: October 28, 2007
Ağız kokusu kişinin çevresini, bazen de kendisini rahatsız eden bir durumdur. Ağız veya nefes kokusunun en çok rastlanılan nedeni, kişinin yedikleri ve içtikleridir
Bazen bir dostumuza rastlarız ve konuşmaya başlayınca ne yapacağımızı şaşırırız. Nefesiyle yüzümüze doğru gelen kokudan kaçmanın yollarını ararız ama kendisine durumu fark ettirmek istemeyiz. Bazen koku belli belirsizdir, bazen de yoğun ve keskindir. Kişiler çoklukla nefesleri ile yüzümüze çarpan bu kokunun farkında değildirler. Fark etseler de bir şeyler yiyip veya çiğnediklerinde geçti zannederler ve çoklukla iş ciddi boyutlara ulaşmadan, önemsemezler. Ağız veya nefes kokusuna neden olanların başında alkol, sarımsak, soğan, sigara vb. gibi maddeler gelir. Eğer sebep yenilen veya içilenler değilse, ağız kokusu dendiğinde öncelikle akla gelen neden, ağzın içinde, dişlerde ve diş etlerinde çoğalan bakterilerdir. Bakterilerin ürettiği uçucu kükürt bileşikleri gibi maddeler de ağız kokusuna yol açarlar. Ağız kuruluğu olan kişilerde ağız kokusu daha sık olur, bunun nedeni, tükürüğün koruyucu etkisinin azalmasıdır. Tükürüğün çok önemli bir faydası da içindeki koruyucu enzimler ile ağız içindeki bakteri sayısını düşük tutmaktır. Dişlerden ve aşağıda anlatacaklarımdan kaynaklanan kokular daha keskindir ve kalıcıdır. Sebep ciddileştikçe kokunun karakteri de daha ağırlaşır ve daha rahatsız edici hale dönüşür.
Dişler arasında kalan besin artıkları, çürük dişler, temiz tutulmayan protezler, paslı dil, piyore denilen cerahatli diş eti hastalığı ağzı kötü kokutan rahatsızlıklardır.
Dişin nasıl fırçalandığı önemli
Yukarıda anlattığım gibi bazen ağız kokusunun nedeni, çok basit bir şekilde, yenilenler, içilenler olabilir. Bazen ise bu ağız veya nefes kokusunun altında yatan sebep, ciddi durumların habercisi de olabilir. Kişiler kendi ağız kokularını çoklukla fark edemedikleri için, eğer yakınlarınızda böyle bir durum gözlerseniz ve özellikle bu koku kalıcı ve tekrarlayan bir durumdaysa, muhakkak kendilerini doktorları ile görüşmeleri konusunda uyarmanız gerekmektedir.
Dişleri düzenli olarak fırçalamanın ağız kokusunu gidermek için ilk akla gelen önlem olduğunu hemen herkes bilir ama diş fırçalarken önemli bir nokta da yanakların içini ve dilin üstünü de fırçalamaktır. Dilin özellikle arka bölümlerinin fırçalanması çok faydalıdır. Ne var ki diş fırçasının sürtünmesine bağlı uyarı, kişide hafif bulantı ve hatta kusmaya sebep olabilir. Dil fırçalanırken bulantı duyuyorsanız, nefesinizi verdiğiniz sırada çok kısa bir süre içerisinde dilin arka bölümlerini de fırçalayıp, fırçayı ağzından çekin ve nefes alıp yeniden nefes verirken fırçalamaya devam edin. Bulantıyı artırabileceğinden dilin arka bölümlerini fırçalarken ayna karşısında kendinizi seyretmeyin. Dil temizlemek için özel fırçalar ve aletler satılıyor ama diş fırçası da aslında bu iş için yeterli.
Sakız etkili olabilir
Ağız yıkama çözeltileri, gargaralar, spreyler ve çiğneme tabletleri gibi ürünlerin diş fırçalamanın yerine geçmediğini unutmayın. Bunların çoğu sadece gerçek sorunu, bir süre için maskelemeye yarar. Fırçalamak yerine ağız yıkama suyu kullanmak kişinin duş almak yerine, deodorant kullanmasına benzetilebilir. Sakız çiğnemenin ise ağız kokusuna karşı etkili olduğu tespit edilmiştir. Sakız çiğnemek tükürük miktarını ve akışkanlığını artırarak, dil sırtına yıkama etkisi oluşturur ve ağızda bakterilerin yerleşmesini kısmen engeller.
Ağızdaki bakterilerin ürettiği ve kötü kokuya neden olan uçucu kükürt bileşikleri, çinko gibi metallerle derhal birleşerek uçucu olmayan metal sülfürleri oluşturur. Bu bileşikler uçuculuklarını yitirdiğinde, artık koku sebebi olamazlar. Bunun için metal bileşikler içeren gargaralar ağız kokusuna karşı kullanılabilir. Özellikle çinko içeren gargaralar daha etkilidir. Sodyum bikarbonatlı diş macunları ve sakızlar da uçucu kükürt bileşiklerini uçucu olmayan bileşikler haline dönüştürür.
Ağız kokusunun bazı nedenleri Bademciklerin iltihaplanması, aftlı ülserler, sinüzitler, dil, damak, yutak, ağız içindeki yaralar ve tümörler, burun-boğaz bölgesi tümörleri.
Bronş ve akciğer hastalıkları (apse, tüberküloz, tümör vb.).
Sindirim sistemi hastalıkları (yemek borusu hastalık ve kanserleri), mide fıtığı, gastritler (özellikle midede Helicobacter pylori adında bir bakterinin varlığında), bazı ülserler, mide tümörleri.
Üresi yüksek olanlarda, şeker hastalarında, karaciğer komalarında.
Antihistaminikler ve antidepresanlar gibi ilaçlar, tükürük salgısını azalttıklarından ağız kokusuna neden olabilir.
Ağız kokusunu gideren meyveler Elma, çilek, limon ve portakal gibi meyveler ile nane, kereviz, maydanoz, havuç gibi sebzeler ve karanfil, çörekotu gibi baharatlar ağız kokusuna karşı kullanılan geleneksel çarelerdir. Yoğurdun içinde bulunan bakterilerin, ağızda kötü kokuya neden olan kükürtlü bileşikleri azalttığı bildirilmiştir. Düzenli fırçalama ve diş ipiyle temizlik gibi hijyen önlemlerine rağmen ağızda fena koku hisseden veya yakınları tarafından uyarılan bir kişi, öncelikle diş hekimine, kulak-burun-boğaz uzmanına görünmelidir. Eğer sebep bulunamazsa, doktorunuz sizde akciğer, yemek borusu, mide gibi organların tetkikini ve bazı laboratuvar tahlillerini isteyebilir.
Devamı...
Yorumlara gözat (0)
Yayınlanma: October 28, 2007
Birinin adı "ertesi gün hapı", diğerinin "ertesi sabah hapı".
Birinin adı "ertesi gün hapı", diğerinin "ertesi sabah hapı". Üretici firmaları, isimleri farklı olsa da işlevleri aynı: Korunmasız cinsel ilişki sonrası gebeliği önlemek. Aslında acil durumda, son tedbir olarak kullanılmaları gerekiyor.
Ancak giderek artan sayıda genç, prezervatif, doğum kontrol hapı veya başka etkili doğum kontrol yöntemleri yerine bu hapları tercih ediyor. İlaç, yumurtlamayı geciktirerek gebelikten koruyor. Biomeks İlaç Firması’nın Preven’i ile Abdi İbrahim İlaç Firması’nın Norlevo’su yılda toplam 330 bin kutu satılıyor. Uzmanlar, acil durum ilaçlarının doğum kontrol yöntemi gibi kullanılmasının sakıncalı olduğunu, cinsel yolla bulaşan hastalıklardan da korumadığını söylüyor.
Düzenli kullanılan doğum kontrol yöntemleri, cinsel ilişkiden önce veya sırasında gebeliğe karşı önlem almaya dayanıyor. Ertesi gün-sabah hapları ise ilişki öncesi veya sırasında önlem alma fırsatı bulamayanlara, cinsel ilişki sonrasında son bir şans sunuyor. Yaklaşık 3 yıl önce piyasaya verilen ilaçların ünü özellikle gençler arasında kısa zamanda yayıldı. Günümüzde bu yöntem acil durum önlemi olmaktan çıktı, olağan doğum kontrol uygulamasına dönüştü.
Kurtuluş’ta eczane işleten Serhan Serin, özellikle nöbet gecelerinde sadece ilaç değil, ereksiyona yardımcı haplar, prezervatif ve söz konusu ertesi gün-sabah haplarının çok talep edildiğini söylüyor. "Acil doğum kontrol haplarının akşam, gece alınması ilginç. Planlı ve programlı alındığını ve tüketildiğini gözlemliyorum. İlaçlar, prezervatif ya da doğum kontrol hapı gibi algılanıyor. Cinsel ilişkiden önce satın alınarak, hazır ediliyor. 18-25 yaş arasındaki gençler tercih ediyor. Şimdiye kadar, ilacı kullanma yöntemini soran çıkmadı. Bu, hapları bildiklerini, tanıdıklarını gösteriyor."
Yine İstanbul’da, Karaköy’de eczanesi bulunan Bedis Babi, lise öğrencilerinin bile bu haplardan aldıklarını söylüyor. "Bilinçli olanlar genellikle prezervatifi tercih ediyor. Kızlar da erkekler de satın alıyor. Ticari adlarını bilen pek çıkmıyor, daha çok ’ertesi gün hapı’ diyorlar. Türk Eczacılar Birliği’nin Sırdaş eczanelerinden biriyim. Bu nedenle gelenleri konuyla ilgili bilgilendirmeye çalışıyorum. Bu hapları aynı adet dönemi içinde bir defadan sık almak, diğer doğum kontrol yöntemleri gibi kullanmak sakıncalı."
Bayrampaşa’dan eczacı Nihat Yaşar, ertesi gün hapı satışlarının gece, nöbette yoğunlaştığını söylüyor. Ayda ortalama 20 kutu satıyor. "16-22 yaşlarındaki birçok genç gündüz saatlerinde de bu ilacı satın alıyor. Bazen kızlar direkt istiyor, bazıları da erkek arkadaşlarına aldırıyor. Kullanmadan önce bilgi isteyene çok nadir rastlıyorum."
Cihangir’in eczacılarından Çetin Alpay, ertesi günü haplarının daha çok genç kadınlar ve çapkınlık yapanlar tarafından tercih edildiğini tespit etmiş: "Evliler çoğunlukla doğum kontrol hapı alıyor. Ertesi gün hapının şöhreti sanıyorum kulaktan kulağa yayılıyor. Müşteri ilacı bilerek geliyor, fazla soru sormuyor. Sanırım ilaç aynı zamanda nedamet (pişmanlık) aracı. İlişkiden pişman olanlar da tercih ediyor."
PROF. DR. ENGİN ORAL
(Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Anabilim Dalı)
Yan etkileri var, riskli
Her iki ilaç da kesinlikle doğum kontrol yöntemi değil. Ayda en fazla bir defa kullanılabilir ki bu bile doğru değil. Yılda en fazla 3-4 defa denenebilir. Adından belli, sadece acil durumlar için. İdeali riskli ilişkiden sonra ilk 24 saatte içilmesi. En geç 72 saatte kullanılabilir. Zaman uzadıkça, etkinliği düşer. Yan etkileri var: Adet düzensizliği yapar. Rahim tabakasını olumsuz etkiler. Çok fazla bulantı ve kusmaya yol açabilir.
DR. ALPER MUMCU
(Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı)
Reçetesiz satılması endişe verici
Cinsel eğitim düzeyinin yetersiz olduğu ya da hiç olmadığı Türkiye gibi ülkelerde bu ilaçların biliçsiz kullanımı istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Etkili ve güvenli bir doğum kontrol yöntemi yerine her ilişki sonrası, ertesi gün haplarının kolaylıkla kullanılabilecek olması, bu ilaçların reçetesiz satılmasıyla ilgili en önemli endişe kaynağı. Çünkü ertesi gün hapları rutin kullanım açısından uygun değil. Yöntem cinsel ilişki sırasında prezervatifin yırtılması ya da delinmesi, rahim içi aracın yerinden çıkması, geri çekmede hata, doğum kontrol haplarının unutulup alınmaması ve tecavüz gibi olaylar sonrasında kullanılmalı. Herhangi bir nedenle ilişki sırasında hiçbir yöntem uygulanmayan durumlarda kullanımı ise sınırlandırılmalı. Çiftler bu ilaçlara güvenerek prezervatif, doğum kontrol hapı, spiral gibi etkili bir doğum kontrol yöntemi kullanmaktan vazgeçmemeli.
Ne kadar erken içilirse o kadar yüksek etkili
Preven Acil Doğum Kontrol Kiti: İçinde gebelik testi ve dört adet acil doğum kontrol hapı var. 12’şer saat arayla iki hap içiliyor. Östrojen ve progesteron içeriyor. İlişkiden sonra 72 saat (üç gün) içinde istenmeyen gebeliği engelliyor. Yumurtlamayı geciktirerek gebeliği önlüyor. Yumurta salınmış ve döllenmişse, ilaç ilgili dokular ve rahim tabakasında değişiklikler yaparak ceninin tutunmasını önleyebilir. Bu ilaçların, önceki aylarda gerçekleşen bir cinsel ilişkiden ötürü gebelik ihtimaline karşı, gebelik testi yapıldıktan sonra kullanılması öneriliyor. Gebelik halinde hap işe yaramıyor. En sık görülen yan etkiler: Bulantı ve kusma, daha az sıklıkta da baş dönmesi, yorgunluk, baş ağrısı, memelerde hassasiyet ve alt karın bölgesinde ağrı.
Norlevo Acil Doğum Kiti: Kutusunda iki hap bulunuyor. İlk tabletin ilişkiden sonra hemen, ikincinin ilkinden 12-24 saat sonra kullanılması gerekiyor. Cinsel ilişki sonrasında, ilk 72 saat içinde mümkün olduğunca erken alınmalı. Östrojen içermiyor. Mide bulantısı, kusma, meme hassasiyeti, baş ağrısı, karın ağrısı, damla halinde kanama gibi yan etkiler görülebiliyor. Etkisini yumurtlamayı geçici engelleyerek gösteriyor. Ayrıca, sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesini ve döllenmiş yumurtanın da rahim duvarına yerleşmesini engelleyebiliyor.
Devamı...
Yorumlara gözat (0)
Yayınlanma: October 28, 2007
20 10 2007
Ağız kokusu kişinin çevresini, bazen de kendisini rahatsız eden bir durumdur. Ağız veya nefes kokusunun en çok rastlanılan nedeni, kişinin yedikleri ve içtikleridir
Bazen bir dostumuza rastlarız ve konuşmaya başlayınca ne yapacağımızı şaşırırız. Nefesiyle yüzümüze doğru gelen kokudan kaçmanın yollarını ararız ama kendisine durumu fark ettirmek istemeyiz. Bazen koku belli belirsizdir, bazen de yoğun ve keskindir. Kişiler çoklukla nefesleri ile yüzümüze çarpan bu kokunun farkında değildirler. Fark etseler de bir şeyler yiyip veya çiğnediklerinde geçti zannederler ve çoklukla iş ciddi boyutlara ulaşmadan, önemsemezler. Ağız veya nefes kokusuna neden olanların başında alkol, sarımsak, soğan, sigara vb. gibi maddeler gelir. Eğer sebep yenilen veya içilenler değilse, ağız kokusu dendiğinde öncelikle akla gelen neden, ağzın içinde, dişlerde ve diş etlerinde çoğalan bakterilerdir. Bakterilerin ürettiği uçucu kükürt bileşikleri gibi maddeler de ağız kokusuna yol açarlar. Ağız kuruluğu olan kişilerde ağız kokusu daha sık olur, bunun nedeni, tükürüğün koruyucu etkisinin azalmasıdır. Tükürüğün çok önemli bir faydası da içindeki koruyucu enzimler ile ağız içindeki bakteri sayısını düşük tutmaktır. Dişlerden ve aşağıda anlatacaklarımdan kaynaklanan kokular daha keskindir ve kalıcıdır. Sebep ciddileştikçe kokunun karakteri de daha ağırlaşır ve daha rahatsız edici hale dönüşür.
Dişler arasında kalan besin artıkları, çürük dişler, temiz tutulmayan protezler, paslı dil, piyore denilen cerahatli diş eti hastalığı ağzı kötü kokutan rahatsızlıklardır.
Dişin nasıl fırçalandığı önemli
Yukarıda anlattığım gibi bazen ağız kokusunun nedeni, çok basit bir şekilde, yenilenler, içilenler olabilir. Bazen ise bu ağız veya nefes kokusunun altında yatan sebep, ciddi durumların habercisi de olabilir. Kişiler kendi ağız kokularını çoklukla fark edemedikleri için, eğer yakınlarınızda böyle bir durum gözlerseniz ve özellikle bu koku kalıcı ve tekrarlayan bir durumdaysa, muhakkak kendilerini doktorları ile görüşmeleri konusunda uyarmanız gerekmektedir.
Dişleri düzenli olarak fırçalamanın ağız kokusunu gidermek için ilk akla gelen önlem olduğunu hemen herkes bilir ama diş fırçalarken önemli bir nokta da yanakların içini ve dilin üstünü de fırçalamaktır. Dilin özellikle arka bölümlerinin fırçalanması çok faydalıdır. Ne var ki diş fırçasının sürtünmesine bağlı uyarı, kişide hafif bulantı ve hatta kusmaya sebep olabilir. Dil fırçalanırken bulantı duyuyorsanız, nefesinizi verdiğiniz sırada çok kısa bir süre içerisinde dilin arka bölümlerini de fırçalayıp, fırçayı ağzından çekin ve nefes alıp yeniden nefes verirken fırçalamaya devam edin. Bulantıyı artırabileceğinden dilin arka bölümlerini fırçalarken ayna karşısında kendinizi seyretmeyin. Dil temizlemek için özel fırçalar ve aletler satılıyor ama diş fırçası da aslında bu iş için yeterli.
Sakız etkili olabilir
Ağız yıkama çözeltileri, gargaralar, spreyler ve çiğneme tabletleri gibi ürünlerin diş fırçalamanın yerine geçmediğini unutmayın. Bunların çoğu sadece gerçek sorunu, bir süre için maskelemeye yarar. Fırçalamak yerine ağız yıkama suyu kullanmak kişinin duş almak yerine, deodorant kullanmasına benzetilebilir. Sakız çiğnemenin ise ağız kokusuna karşı etkili olduğu tespit edilmiştir. Sakız çiğnemek tükürük miktarını ve akışkanlığını artırarak, dil sırtına yıkama etkisi oluşturur ve ağızda bakterilerin yerleşmesini kısmen engeller.
Ağızdaki bakterilerin ürettiği ve kötü kokuya neden olan uçucu kükürt bileşikleri, çinko gibi metallerle derhal birleşerek uçucu olmayan metal sülfürleri oluşturur. Bu bileşikler uçuculuklarını yitirdiğinde, artık koku sebebi olamazlar. Bunun için metal bileşikler içeren gargaralar ağız kokusuna karşı kullanılabilir. Özellikle çinko içeren gargaralar daha etkilidir. Sodyum bikarbonatlı diş macunları ve sakızlar da uçucu kükürt bileşiklerini uçucu olmayan bileşikler haline dönüştürür.
Ağız kokusunun bazı nedenleri Bademciklerin iltihaplanması, aftlı ülserler, sinüzitler, dil, damak, yutak, ağız içindeki yaralar ve tümörler, burun-boğaz bölgesi tümörleri.
Bronş ve akciğer hastalıkları (apse, tüberküloz, tümör vb.).
Sindirim sistemi hastalıkları (yemek borusu hastalık ve kanserleri), mide fıtığı, gastritler (özellikle midede Helicobacter pylori adında bir bakterinin varlığında), bazı ülserler, mide tümörleri.
Üresi yüksek olanlarda, şeker hastalarında, karaciğer komalarında.
Antihistaminikler ve antidepresanlar gibi ilaçlar, tükürük salgısını azalttıklarından ağız kokusuna neden olabilir.
Ağız kokusunu gideren meyveler Elma, çilek, limon ve portakal gibi meyveler ile nane, kereviz, maydanoz, havuç gibi sebzeler ve karanfil, çörekotu gibi baharatlar ağız kokusuna karşı kullanılan geleneksel çarelerdir. Yoğurdun içinde bulunan bakterilerin, ağızda kötü kokuya neden olan kükürtlü bileşikleri azalttığı bildirilmiştir. Düzenli fırçalama ve diş ipiyle temizlik gibi hijyen önlemlerine rağmen ağızda fena koku hisseden veya yakınları tarafından uyarılan bir kişi, öncelikle diş hekimine, kulak-burun-boğaz uzmanına görünmelidir. Eğer sebep bulunamazsa, doktorunuz sizde akciğer, yemek borusu, mide gibi organların tetkikini ve bazı laboratuvar tahlillerini isteyebilir.
Devamı...
Yorumlara gözat (0)
Yayınlanma: October 13, 2007
Erkek üreme sisteminin önemli bir üyesi olan prostatta görülen malign (kötü huylu)değişikliklerdir.Erkeklerde en sık görülen kanser tiplerindendir. Amerika'da her 5 erkekten birinde görüldüğü tespit edilmiştir.Yine Amerika'da her yıl 200.000 yeni hasta ve 38.000 ölüm saptanmaktadır.
Genellikle 50 yaş üstünde görülür ancak seyrekte olsa gençler de de görülme olasılığı vardır.
Prostat mesanenin altında, rektumun önünde yerleşmiş ceviz büyüklüğünde birbezdir.
Prostat ejekulasyon esnasında spermin dışarı atılması için gerekli akışkan sıvının ve enzimlerin 1/3 ünü salgılar. Ejakulatın içinde yer alan sperm testislerde yapılır, vas deferens adı verilen tüpler tarafından taşınır. Bu esnada prostattan bu katkı maddelerini alır ve penise ulaşarak dışarı atılır. Prostatın arkasında ki seminal kabarcıklar bu akışkanın yapıldığı yerdir. Prostata direkt teması ve yakınlığından dolayı kanser bu seminal kabarcıkları ve prostatı saran kapsülü de etkileyebilir. Bu durumda ameliyat kanseri yok etmek açısından pek faydalı olamayabilir. Rektuma olan komşuluğundan dolayı Rektal muayene prostat hakkında fikir verebilen iyi bir muayene usulüdür.
Devamı...
Yorumlara gözat (0)